Tarih: 05.09.2017 Salı | Ekleyen : Serbay | Okunma Sayısı: 1118

ÇEVRE VE İNSAN

ÇEVRE VE İNSAN

 

Çevre ve insan hakları ilişkisini doğru tanımlayabilmek için çevre  kavramının doğru tanımını yapmak ve sınırlarını çizmek zaruri bir durumdur. Aksi halde, çevre sorunlarını dar bir perspektiften ele almış oluruz. Çevre kavramından ne anladığımızı doğru saptamak, çevre sorunlarını doğru analiz edebilmek ve bunun insan hakları üzerinde olan etkilerini anlamak açısından önem arz etmektedir.

 

Akademi dünyasında çevre üzerine çok sayıda birbirinden farklı tanımlamalar bulunmaktadır. Kimi araştırmacılar çevreyi mekan açısından ele alırken kimileri ise fiziksel ve toplumsal bir perspektifle çevreyi tanımlamaktadır. Kanaatimizce farklı tanımlamaların yapılıyor olması, araştırmacıların çevreyi kendi meslekleri açısından ele almalarıyla doğrudan alakalıdır. Çevre olgusu farklı boyutlara sahip olmasına rağmen tek bir eksende ele almak daha doğru olacaktır. İnsan faaliyetleri çevrenin tüm boyutlarını etkilediğinden çevreyi bir bütün olarak irdelemek, çevreye verilen zararları ve çevresel sorunların boyutlarını hesaplama noktasında daha faydalı olacaktır.

 

Çevre kavramı, 20. yüzyılın ikinci yarısında çevre sorunlarının artmasına paralel olarak hem gündelik yaşantımızda hem akademi dünyasında hem de uluslararası antlaşmalarda ve sivili toplum örgütlerinde sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır.

 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı çevreyi, “insanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortam” olarak tanımlamaktadır. Benzer bir çevre tanımlaması 1983 yılında kabul edilen Çevre Kanununda görmekteyiz. Bu kanuna göre çevre, ‟canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamdırˮ (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2015). Bu iki tanımlamaya göre çevre, sadece insanların değil, hayvan ve bitkiler gibi diğer tüm canlıların etkileşim içerisinde oldukları bütün alanları ve boyutları kapsamaktadır.

 

Uluslararası antlaşmalara ve çevre sorunları üzerine yapılan çok uluslu konferanslara baktığımızda, çevre kavramının genel olarak insan odaklı tanımlandığını görmekteyiz. Çevrenin hukuk yoluyla korunup geliştirilmesi yolunda atılmış ilk adım olma özelliğini taşıyan, 1972 yılında Birleşmiş Milletler uzmanları, Batı Bloğu ülkeleri ve Romanya'nın katılımıyla düzenlenen Stockholm Konferansının sonuç bildirgesi ‟insan çevresiˮ ismiyle yayınlanmış ve "İnsan ve Çevresi için Harekât Planı" adı adında 109 adet öneri içeren bir bildirge açıklanmıştır. Günümüzde meydana gelen çevre sorunlarının önemli bir kısmının insan kaynaklı olması; diğer bir deyişle, yaşadığımız ya da müdahalede bulunduğumuz yerlerde insan eliyle çevre sorunlarının vuku bulmasından dolayı, insan çevresi için çözüm önerilerinde bulunulması doğru bir yaklaşımdır. Fakat, şu bir gerçek ki, yaşam alanımızda çevreye verdiğimiz zararlar sadece o bölge ile sınırlı kalmamakta, insanoğlunun yaşamadığı ya da yaşam alanımızdan binlerce kilometre uzak bölgelerde ki coğrafyayı da tehdit etmektedir. Özellikle dünya nüfusunun yaklaşık olarak %54'nün yaşadığı kentler insanın çevreye verdiği zararların en fazla olduğu yaşam merkezleridir. Motorlu araçların egzozlarından çıkan gazların kimyasal reaksiyonları kirli havadan oluşan duman bulutları içinde ozon gazına dönüşerek küresel ısınmayı arttırır. Küresel ısınma ise insan yerleşiminin olmadığı Kutuplarda buzulların erimesine ve orda ki canlıların yaşam alanlarının yok olmasına neden olur. Bu nedenle, çevreyi sadece insanın yaşam alanıyla sınırlamamak; aksine canlıların eylemlerinin etki edebileceği tüm alanları ve süreçleri dahil etmek gerekmektedir.

Kısacası çevre, insanların ve diğer tüm canlı türlerinin hayatlarını idame ettikleri, ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içerisinde oldukları, fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortam ve içinde yaşadığımız doğal ortamdır. Diğer bir deyişle, tüm canlı varlıklarını doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen dış tesislerin tümüne çevre adı verilir. Çevre, tüm canlıların varlıklarını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu temel elementlerden bir tanesidir.

Temiz çevre kavramı kökleri çok eskilere gitmeyen yeni bir olgudur. Sanayi Devrimi öncesi yaşayan toplumlarda temiz çevrenin günümüzde ki kadar önem arz etmediğini ya da üzerinde fazla durulmadığı söylemek yanlış olmaz. Bunun başlıca sebebi, o dönemlerde çevre kirliliğinin insan yaşamını tehdit edecek boyutlarda olmaması ve toplumların daha ciddi sorunlara sahip olmasıdır. Temiz çevre kavramı, Sanayi Devrimi'nin akabinde hızlılık kazanan çevrenin hızlı ve kontrolsüz bir şekilde kirletilmesi ile birlikte tartışılmaya başlanan bir kavramdır. 1950’li yıllardan itibaren Dünya’da hızla kirlenen çevremizle ilgili önemli derecede uluslararası bir duyarlılık oluşmuş ve bu olgu çevrebilim adıyla bilimsel platformda yoğun bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Çevre sorunları üzerine gelişen toplumsal bilincin birer neticesi olarak temiz çevre bir insanlık hakkı olarak ele alınmaya başlamıştır.

 

Temiz çevre hakkı, çevre sorunlarının hızla artmasının bir neticesi olarak gündeme gelen ve üçüncü kuşak insan hakları arasında yer alan temel insan haklarından birdir. Özellikle, 20. yüzyılda, hızlı teknolojik gelişme ile birlikte, nüfus artışının, kentleşmenin ve sanayileşmenin doğa üzerindeki baskısı tehlikeli boyutlara ulaşmış, yüzyılın sonuna doğru ise, toplumlar, çevreleri ile olan ilişkilerinden kaynaklanan bir dizi sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Çevre sorunlarının hızla artmasının bir neticesi olarak insanın çevreye karşı olan hakları daha fazla tartışılır olmuştur. Kirli ve bozulmuş çevrenin insanoğlu üzerinden yarattığı öldürücü etkilerin birer neticesi olarak, temiz çevre en önemli insan haklarından bir tanesi olarak gündeme gelmiştir. Hızla yıpranan doğanın zararları etkilerinizi minimize etmek ve sağlıklı bir çevrede yaşamak amacıyla 20. yüzyılın ikinci yarısında, çevre hakkı, tüm insanların sahip olduğun temel bir hak olarak kabul edilip temel insan hakları içerisine girmiştir.

 

Tarihsel evrimine göre insan haklarını üç kuşak haklar olarak sınıflandırılmıştır. Birinci kuşak haklar, temel özgürlükler, kişi hakları ve siyasal haklar olarak tanımlanır. Yaşama hakkı, yerleşme ve seyahat etme özgürlüğü, kişi dokunulmazlığı, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce hakkı, mülkiyet hakkı vb. belli başlı birinci kuşak insan haklarını oluşturmaktadır. İkinci kuşak haklar, ekonomi, sosyal ve kültürel hakları içermektedir. Bu hakların doğuşunun temelinde, sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan sosyal dönüşümün yarattığı ve iyice derinleştirdiği sosyal sınıflar arasındaki sosyal eşitsizlikler yatmaktadır. Çalışma, adil gelir ve sendika kurma hakkı, eğitim hakkı, dinlenme hakkı, grev ve toplu sözleşme hakkı, sağlık, beslenme ve toplu konut hakkı en temel ikinci kuşak hakları oluşturmaktadır. 1950'li yıllar gelindiğinde ise toplumların değişen ihtiyaçları ve önceliklerine uygun olarak dayanışma hakları olarak tanımlanan üçüncü kuşak haklar kabul edilmeye başlanmıştır. Üçüncü kuşak haklar, 20. yüzyılın ikinci yarısının, ikinci çeyreği ile birlikte gelişen ve şekillenen haklardır. Sağlıklı bir toplum içerisinde tüm insanlığın yaşayabilmesi için ihtiyaç duydukları temel hak ve hürriyetleri korumak ve geliştirmek ülküsüyle ortaya çıkmışlardır. Bu haklar, çevre hakkı, insanlığın ortak malvarlığına saygı hakkı, gelişme hakkı, barış hakkı, yiyecek hakkı ve insani yardım alma hakkı olarak sıralanabilir. Çevre hakkı, üçüncü kuşak haklar içerisinde yer alan en önemli insan hak ve hürriyetlerinden birini oluşturmaktadır. 1970'li yılların başında çevre hakkı, birinci ve ikinci kuşak insan hakları alanında ayrı bir hak olarak tanımlanmaya başlamış ve süreç içerisinde birçok uluslararası anlaşmalarda ve ülkelerin anayasalarında yerini almıştır.

Uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk resmi ve ciddi toplantı Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı adı altında 1972 yılında Stockholm'de yapılmıştır. Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı sonunda "İnsan ve Çevresi" adlı bildiri yayınlamış ve sonuç bildirgesinde her insanın sağlıklı bir çevrede yaşama ve çevre korumaya ilişkin kararlara katılma hakkı olduğu vurgulanmıştır. Stockholm konferansı ile birlikte çevre hukukunun oluşması için gerekli olan süreç başlamış ve çevre kavramı çok sayıda uluslararası antlaşmanın maddeleri içerisine girmiştir. Stockholm Konferansı'nın üzerinden yaklaşık 20 yıl sonra Brezilya’nın başkenti Rio’da toplanan Dünya Çevre Zirvesi’nde, “Çevre ve Gelişme Üzerine Rio Bildirisi” yayımlanmıştır. Rio de Janerio'da 1992'de toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, 1972'de Stokholm'de kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler Konferansı İnsan Çevresi Bildirisi'nin tüm ilkelerini tekrarlayarak ve bunun üzerine inşa etme gayretiyle, tüm devletlerin ve toplumların temiz bir çevre için yapması gerekenler belirtilmiştir. Bu bildirinin birinci ilkesinde şu belirtilmiştir: ''insanlar devam ettirilebilir kalkınma kaygılarının merkezindedir. Doğa ile uyumlu sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam hakkına sahiptirler.' Böylece temiz çevre kavramı Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası antlaşmalara sokularak temiz çevre hakkı kabul edilmiştir.

 

UNESCO’nun da insan hakkı olarak kabul ettiği çevre hakkı, 1982 yılında Anayasa’mıza, “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde 56. madde ile girmiş, anayasal kurum olarak da “çevre koruma” kavramı gelişmeye başlamıştır. 1982 Anayasa'sının 56 maddesinde çevre hakkı şu şekilde belirtilir: ‟ herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidirˮ. 1982 Anayasası, devlete ve vatandaşlara çevreyi koruma yükümlülüğü vermiştir. Çevre hakkının uluslararası arenada ki gelişmelere paralel bir şekilde 1982 Anayasa'sında yer alması olumlu bir gelişmedir.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı kentleşme ve sanayileşme süreciyle birlikte çevre sorunları da hızlı bir artış göstermiştir. 1970'li yıllardan itibaren hızlı bir şekilde çevre sorunlarının artmasının birer neticesi olarak, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler ve sivil toplum kuruluşları artan çevre kirliliğine çözüm bulmak ve temiz çevrenin canlı yaşamının devamı açısından önemine vurgu yapmak için çeşitli toplantılar ve konferanslar düzenleyerek uluslararası arenada çevre konusunda ortak bir bilinç uyandırmaya başlamışlardır. Bu konferansların ilki 1972 yılında Stockholm'de ve ikincisi 1992 yılında Rio'da yapılmıştır. Bu toplantıların sonuç bildirgesinde her insanın sağlıklı bir çevrede yaşama ve çevre korumaya ilişkin kararlara katılma hakkı olduğu vurgulanmıştır.

 

Uluslararası hukukta ve ülkelerin yasalarında koruma altına alınan temiz çevre, aynı zamanda birinci, ikinci ve üçüncü kuşak insan haklarının korunabilmesi ve sağlıklı bir şekilde tesis edilebilmesi için ihtiyaç duyulan olmazsa olmazlarımızdan bir tanesini oluşturmaktadır. İnsanın sahip olduğu başta yaşam hakkı, çalışma hakkı, seyahat hakkı ve mülkiyet hakkı gibi temel insan haklarının korunabilmesi için öncelikle olarak varlığını sağlıklı bir şekilde idame edebileceği temiz çevreye ihtiyaç vardır. Temiz çevrenin var olmadığı ya da çevre kirliliğinin tehlikeli boyutlarda olduğu bölgelerde insanların doğuştan sahip olduğu ve yasalarla güvence altına alınan teme hak ve hürriyetleri tehdit altındadır. İnsan haklarının uygulanabilmesi ve korunabilmesi için temiz çevre asgari bir ihtiyaçtır. Her yıl milyonlarca insanın çevre kirliliğinin neden olduğu hastalıklardan dolayı hayatını kaybetmesi ya da hastalanması kirli çevrenin insan hak ve hürriyetleri üzerinde yaratabileceği etkileri bizlere gösteren önemli bir örnektir.

 

Çevre kirliliğinin insan haklarını tehdit etmesinden dolayı şunu diyebiliriz ki, çevreye verilen her zarar aynı zamanda insan hakları karşı işlenmiş bir suçtur. Bu nedenle, çevre kirliliğinin minimize edilmesi toplumsal bir sorumluluğun yanı sıra insan haklarının güvence altına alınabilmesi için gerekli olan yasal bir zorunluluk haline gelmelidir. Aksi durumda, her yıl çevre sorunlarından dolayı milyonlarca insan hayatlarını ve sağlıklarını kaybetmeye devam edecek ve bu insanlar temel insan haklarından mahrum kalacaklardır. Çevreye verilen her zarar aynı zamanda insan haklarını tehdit etmesi nedeniyle birer insanlık suçu olduğu gerçeği kabul edilmeli ve buna uygun yasal düzenlemeler ivedi bir şekilde hem devletlerce hem de uluslararası kuruluşlarca yapılmalıdır. Temiz çevre, insan haklarının korunabilmesi için vazgeçilmez ihtiyaçlarımızdan bir tanesini oluşturmaktadır.

ZİYARETÇİ SAYACI
  • Online
  • Bugün
  • Dün
  • Toplam
  • :
  • :
  • :
  • :

Lansy Mühendislik ve Danışmanlık © 2013

İLKNET